Toplumun geneline yayılan ve artık herkesin yüzünden okunabilen derin bir bulantı hali var. Sokakta, toplu taşımada, pazarda… İnsanların bakışlarında ortak bir sıkışmışlık hissi dolaşıyor. Ekonomik sorunlara bir de siyasetin ağır, boğucu atmosferi eklenince bu ruh hali giderek daha bulaşıcı bir rahatsızlığa dönüşmüş durumda. Havasız, kötü kokulu eski otobüs yolculuklarını andıran bir bunaltı, gündelik hayatın içine sinmiş vaziyette.
Ümitsizlik duygusu tehlikeli bir eşiğe dayanmış durumda. Bu hal, insanların sancılarını derinleştiriyor, dayanma ve mücadele gücünü her geçen gün biraz daha törpülüyor. “Ne olacak bu işin sonu?” sorusu, artık yüksek sesle değil ama içten içe, milyonlarca insanın zihnini kemiriyor. Sessiz ama yaygın bir endişe dalgası toplumu sarıyor.
Oysa insanlık, teknolojik anlamda Sanayi Devrimi’nden bile daha büyük bir sıçramanın eşiğinde. Böyle bir dönemde, enerjimizi birbirimizi tüketen, ayrıştıran ve içe kapatan tartışmalarla harcamamız tarihsel bir talihsizlik. Bu tablo, Osmanlı’nın büyük dönüşümü kaçırdığı dönemde oyalanılan kısır çekişmeleri hatırlatıyor. Kaybedecek vaktimiz yok; ne gençlerin ne de yaşlıların. Herkesin ayakta, herkesin uyanık ve sorumluluk bilinciyle iş başında olması gereken bir zamandayız.
Bu mesele sadece ekonomiyle sınırlı değil. Tarih boyunca savaşlar, kıtlıklar, iç karışıklıklar yaşandı ve her biri ağır bedellerle de olsa atlatıldı. Ancak bugün yaşanan bu isimsiz hal, çok daha tehlikeli. Çünkü bu tür karanlık dönemlerin ortak özelliği, toplumu millet yapan bağların kopmaya başladığı anlara denk gelmesi. Bugün artan şiddet, vahşet ve ahlaki çöküş belirtileri bu kopuşun alarm zilleri gibi.
Pazarda kavga edenler, toplu taşımada şiddete başvuranlar, hayvanlara eziyet edenler, sokaklarda silahların konuşması, çocuklara yönelik korkunç suçlar… Bu tablo elbette tek bir nedene bağlanamaz. Ancak hepsini besleyen ortak ve güçlü bir faktör var: Enflasyon. Toplumun ahlakını kemiren, bir kesimi hesapsız zenginleştirirken geniş kitleleri insanca yaşamdan mahrum bırakan en sinsi mikrop.
Yüksek enflasyon döneminde, üretimi artırma iddiasıyla verilen ve reel anlamda ciddi negatif faiz içeren kredilerle gerçekleşen devasa servet transferi, gelir dağılımını kökünden bozdu. O günden bu yana toplum kendine gelemedi. Üzerine bir de iki yıldır kimsenin inanmadığı enflasyon rakamları eklenince, umutsuzluk derinleşti. Orta sınıf fiilen yok oldu. Milyonlarca insan yoksulluk ve açlık sınırının altında yaşamaya çalışıyor.
Açıklanan resmi enflasyon verileriyle vatandaşın günlük hayatında yaşadığı gerçeklik arasındaki uçurum, özellikle sepet ağırlıkları üzerinden daha da görünür hale geliyor. Kira ve ulaşım gibi, dar ve orta gelirli kesimler için hayati öneme sahip harcamaların enflasyon sepetindeki ağırlıkları, toplumun gerçek harcama yapısıyla örtüşmüyor. Milyonlarca insan gelirinin büyük kısmını kiraya verirken, bu kalemin enflasyon hesaplamasında neredeyse yok sayılması, güven sorununu derinleştiriyor.
Ulaşımda da tablo benzer. Toplumun büyük bir kısmı toplu taşıma kullanırken, bu harcamanın sepetteki payının son derece düşük olması, açıklanan rakamların neden ikna edici bulunmadığını açıkça ortaya koyuyor. Bu dengesizlikler sürdükçe, enflasyon yalnızca ekonomik bir sorun olmaktan çıkıp, toplumsal dokuyu zehirleyen bir enfeksiyon haline geliyor.
Sonuç olarak gidişat iyi değil ve kısa vadede iyileşeceğine dair güçlü bir işaret de yok. Dünya zaten çalkantılı bir dönemden geçerken, içerideki bu çözülme daha da tehlikeli hale geliyor. Hasta zor dayanıyor. Bu nedenle sorumlu bir vatandaş olarak uyarı yapmak gerekiyor: Hep birlikte silkelenip, yeniden millet olma bilincini ayağa kaldırmak zorundayız. Üzerimize çöken ölü toprağını atıp, aklımızı başımıza alıp, yeniden inşa sürecine girmeliyiz.
Vakit daralıyor. Bir sonraki hesap, başkasının parasıyla ödenemeyecek kadar ağır olabilir.
Makalenin tamamı için:
Tam Metni Görüntüle




