Büyük Sıçrama

Marshall Hodgson’ın üç ciltlik başyapıtı İslam’ın Serüveni, ticaretin tetiklediği büyük dönüşümün ortasına düzenleyici bir medeniyet olarak yerleşen İslam düşüncesinin, eğer entelektüel devrimini sürdürüp Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren kutup olabilseydi, insanlık tarihinin bambaşka bir rotaya gireceğini anlatır. Bugün dünya yeniden benzer bir eşikte duruyor; üstelik bu kez Sanayi Devrimi’nden çok daha büyük, tüm uygarlık düzenini kökten değiştirecek bir sıçramanın eşiğindeyiz.

Ne var ki hem küresel gerilimler hem de iç ekonomik sıkışmışlık, bu kritik dönemde odaklanmayı zorlaştırıyor. Enflasyon projeksiyonlarına duyulan güvensizlik de bu dağınıklığı besliyor. Oysa geleceğe dair tek bir gösterge bile yeterli: tahvil faizleri. 2 yıllık %40,75, 5 yıllık %36,17 ve 10 yıllık %31,91 seviyeleri; bu borçlanma maliyetleriyle hiçbir ekonominin kısa vadede enflasyonu tek haneye indiremediğini açıkça gösteriyor. Tarihte bunun bir örneği yok.

Bu koşullarda “büyük sıçrama”nın kazananları arasında yer almak neredeyse imkânsız görünüyor. Üstelik bu yük yalnızca gelişmekte olan ülkelerin omzunda değil. Asıl büyük sınav, küresel liderliğini kaybetme riskiyle karşı karşıya olan ABD için başlıyor. Tarih, imparatorlukların sonunu çoğu zaman borçla yazdı: altınla hükmeden Roma, gümüşle yaşayan İspanya, kâğıtla dünyayı yöneten Britanya… Şimdi sahnede dolar ile kurulan Amerikan düzeni var.

ABD’nin toplam kamu borcu 37 trilyon doları aşmış durumda. Federal hükümetin yıllık faiz ödemeleri 1,1 trilyon doların üzerine çıktı ve bu rakam savunma bütçesine yaklaşmış halde. Vergi gelirlerinin %15’inden fazlası yalnızca faize gidiyor. Bu sürdürülemez bir tablo. Çıkış yolu olarak düşünülen strateji ise yeni değil: borcu içten eritmek. Yani kontrollü bir devalüasyon.

Trump ve ekibi, 1970’lerde Nixon’ın altın standardını terk ederek borcu yüksek enflasyonla eritme deneyimini referans alıyor. Faiz indirimleri için yapılan baskının arkasında da bu hesap var. Nominal borç aynı kalırken doların iç değeri düşürülecek; ABD içerde bolluk algısı yaratırken, dışarıya değer kaybetmiş borç kâğıtları satacak. Bu, fiilen küresel ölçekte bir borç transferi anlamına geliyor.

Ancak bu stratejinin bedeli ağır olabilir. Doların rezerv para statüsünde açılacak bir yara, kısa sürede enfeksiyona dönüşebilir. Borçla ayakta duran bir düzeni borcun değerini düşürerek sürdürmeye çalışmak, aslında düzenin sona yaklaştığını gösterir. Bu nedenle Trump’ın planı bir çözümden çok, kontrollü bir kopuş senaryosuna benziyor.

Bu ortamda Çin ve ortaklarının finansal ve jeopolitik hamleleri, rezerv para tartışmalarını eyleme dökebilecek bir finansal devrimi tetikleyebilir. Böyle bir devrim, “büyük sıçrama”nın hızını ve etkisini daha da artıracaktır.

Artık ülkeler ve yatırımcılar, bu yeni dünyaya nasıl hazırlanacaklarını düşünmek zorunda. Hangi varlıklara sahip olunmalı, hangi alanlarda bilgi derinleştirilmeli? Finansal okuryazarlık bu dönemde bir tercih değil, zorunluluk. Kulaktan dolma tavsiyelerle değil; şirketlerin, üretimin ve verimliliğin bir ülkenin refahındaki belirleyici rolünü anlayarak hareket etmek gerekiyor.

Bu sıçrama dönemine zorlu koşullarla giriyor olabiliriz; ancak bu ne vazgeçmek için bir gerekçe ne de “geriden başladık” bahanesiyle yıllar kaybetmenin mazereti. En etkili uyum yöntemi verimlilik artışı. Harcamada, üretimde, yatırımda, eğitimde… Her alanda. Ama makineleşerek değil; anlam vererek, severek ve yalnızca kendi çıkarımız için değil, insanlığa fayda üretme ülküsüyle.

Yeterli sayıda insan bu bakış açısını benimsediğinde, bir ülkenin ekonomisinin yönü ve tarihi çok kısa sürede değişebilir. Önümüzdeki on yıl içinde Y ve Z kuşaklarının ittifakından doğacak böyle bir düşünce hareketinin, Türkiye’yi sonraki büyük sıçramalara hazırlayacak adımları atmasını umut etmek için hâlâ nedenlerimiz var.

Makalenin tamamı için:
Tam Metni Görüntüle