Sanayi ve Beşeri Sermaye

Türkiye’nin sanayi ve kalkınma yolculuğundaki en büyük kırılma noktalarından biri, insan yetiştirme kapasitesinin ve uzmanlık seviyesinin ciddi biçimde gerilemiş olmasıdır. Artık “örnek insan yetiştirme” ideali neredeyse tamamen unutulmuş durumda. Toplumun geneline hâkim olan yaklaşım, bireysel kurtuluşu önceleyen ve ortak geleceği ikinci plana atan bir zihniyete evrilmiş görünüyor. “Aman oğlum/kızım kendini kurtar” anlayışı, kamusal sorumluluk ve üretim bilincinin önüne geçmiş durumda.

Bu tabloya rağmen toplumun tamamı durumun farkında. Ancak garip bir sessizlik hâkim. Kimse yüksek sesle konuşmuyor, güçlü bir itiraz yükselmiyor. Bu, toplumsal bilinç açısından kritik bir eşik. “Galiba gerçekten büyük bir sorun var” aydınlanmasının ilk durağı burası. Bu evre uzun sürmez; ardından homurdanma ve rahatsızlık sesleri gelmeye başlar. Bugün kulaklarımıza çarpan, giderek artan bu huzursuzluk hali aslında yaklaşan daha büyük bir sorgulamanın habercisi.

Mevcut eğitim sistemi, özellikle de üniversiteler, Türk sanayisinin ihtiyaç duyduğu nitelikli insan kaynağını üretmekte yetersiz kalıyor. Elbette istisna birkaç kurum var; ancak bunların toplam mezunlar içindeki payı oldukça sınırlı. Üstelik bu sınırlı sayıdaki nitelikli mezunun önemli bir kısmı ya yurt dışına gidiyor ya da sanayi yerine kamuya yöneliyor. Bu da sanayinin nitelikli iş gücüne erişimini daha en baştan zorlaştırıyor.

Beşeri sermaye alanında yaşanan bu kayıp, sanayideki yapısal sorunları daha da derinleştiriyor. Yüksek teknolojiyle katma değer üretmesi gereken bir ekonomi, tam tersine düşük teknolojili üretimle büyümeye çalışıyor. 2024 yılında sanayide yaratılan katma değerde düşük teknolojili sektörlerin %5,9’luk artış göstermesi bu durumun en net göstergesi. Türkiye’nin en büyük 500 sanayi firmasının 180’inin düşük teknolojili üretimde faaliyet göstermesi, yalnızca 21’inin yüksek teknoloji alanında üretim yapabilmesi, tablonun ne kadar çarpıcı olduğunu ortaya koyuyor.

Daha da düşündürücü olan ise Ar-Ge tarafı. En büyük 500 sanayi firmasının neredeyse yarısı geçtiğimiz yıl hiçbir Ar-Ge harcaması yapmamış durumda. Yani geleceğe dönük en küçük bir adım dahi atılmamış. Bu tabloyu yalnızca finansman sıkıntılarıyla ya da ekonomik koşullarla açıklamak eksik olur. Elbette sermayeye erişim ve makroekonomik belirsizlikler etkili; ancak asıl mesele, bu dönüşümü gerçekleştirecek insan kaynağının yetersizliği.

Dünyada sürdürülebilir kalkınmayı başarmış ülkelerin ortak özelliği, iktisadi kaynaklarla beşeri sermayeyi aynı anda ve uyum içinde yönetebilmeleridir. Doğru insan kaynağı olmadan inovasyon, verimlilik artışı, pazarlama, finansal derinleşme ve küresel rekabet mümkün değildir. Her kalkınma hikâyesinin merkezinde nitelikli insan vardır.

Enflasyonla mücadelede de durum farklı değildir. Sadece faizleri artırarak talebi kısmak, tek başına kalıcı bir çözüm sunmaz. Talep baskılanırken aynı anda arzın daha kaliteli, daha verimli ve daha ucuz hale getirilmesi gerekir. Bu ise tarımda ve sanayide yapısal dönüşüm olmadan mümkün değildir. Yapısal dönüşümün en kritik girdisi ise beşeri sermayedir.

Sonuç olarak, Türkiye’nin sanayide ve ekonomide sürdürülebilir bir iyileşme yakalayabilmesi için gözünü yeniden eğitime çevirmesi gerekiyor. Özellikle üniversiteler, yalnızca diploma veren kurumlar olmaktan çıkıp sanayiyle iç içe, araştırma ve üretim odaklı yapılar haline gelmelidir. Aksi halde sermaye, teşvik ve makro politikalar ne kadar doğru kurgulanırsa kurgulansın, insan kaynağı eksikliği tüm bu çabaları boşa çıkaracaktır.

Makalenin tamamı için:
Tam Metni Görüntüle