Şapkayı Önümüze Koyduğumuzda

Türkiye’de son yıllarda ekonomi konuşurken rakamların gürültüsü gerçek hayatın sesini bastırıyor. Enflasyon oranları, faiz kararları, konut satış istatistikleri, grafikler ve yüzdelikler ekranları dolduruyor; ancak bu sayıların arkasındaki insan hikâyeleri çoğu zaman görünmez kalıyor. Oysa o rakamların arkasında çocuğuna istediği kahvaltıyı hazırlayamayan anneler, kışı kombiyi kısarak geçiren emekliler, her ay ev sahibiyle yeniden masaya oturmak zorunda kalan kiracılar var. Gerçek, çoğu zaman sessiz ama çok derin bir yerde duruyor.

Son dönemde konut satışları rekor kırıyor. Günlük 7 bin konutun satıldığı haftalar yaşanıyor ve bu satışların büyük bölümü kredi kullanılmadan gerçekleşiyor. Her yıl 1 milyon 400 binin üzerinde konut el değiştiriyor. Ancak bu çarpıcı tabloya eşlik eden başka bir veri, meselenin özünü ele veriyor: Türkiye’de ev sahipliği oranı 2014’te %61,1 iken 2024’te %56,05’e gerilemiş durumda. Yani çok sayıda konut satılıyor ama ev sahibi olanların oranı düşüyor. Bu, konutun barınma ihtiyacından çıkıp bir yatırım ve servet saklama aracına dönüştüğünün en net göstergesi.

Bir zamanlar bu ülkede konut kooperatifleri vardı. İnsanlar bir araya gelir, el birliğiyle daha uygun maliyetle ev sahibi olurdu. 1986 yılında üretilen konutların %36’sı kooperatifler tarafından yapılmıştı. 1997’de bu oran %25’e, 2002’de %14’e düştü. 2021 itibarıyla ise %1’in altına indi. Bunun temel nedeni, kooperatiflere tanınan KDV muafiyetlerinin zamanla kaldırılması ve sonunda genel oranlara çekilmesi oldu. Birlikte ve daha ucuza ev üretmenin yolu, vergi politikalarıyla adım adım kapatıldı. Devlet, barınma ihtiyacını değil, sektörün kârını önceleyen bir yapı kurdu.

Ev alamayan kiraya yöneldi. Ancak kira da güvenli bir liman olmaktan çıktı. 2025 Nisan itibarıyla Türkiye, Avrupa’da yıllık kira artışında açık ara ilk sırada: %89,2. İkinci sıradaki Karadağ’da bu oran yalnızca %19. Avrupa’nın büyük bölümünde ise kira artışları %5’i bile geçmiyor. Türkiye’de bir yıllık kira artışı, Avrupa’daki on yıllık artışa yaklaşmış durumda. Kiracılar artık yalnızca ev fiyatlarından değil, ev sahiplerinden de endişe eder hale geldi.

Enerji cephesinde tablo farklı değil. Son bir yılda doğalgaz fiyatları %91 arttı. Elektrik, su ve diğer temel hizmetler de art arda zamlandı. Türkiye’de yıllık enerji enflasyonu %44,8 seviyesinde. Avrupa’nın birçok ülkesi enerji fiyatlarını düşürmeyi başarırken, Türkiye artışlarla mücadele ediyor. Bu durum özellikle dar gelirli haneler için ciddi bir stres kaynağına dönüşüyor.

Çalışanların durumu ise daha da çarpıcı. Türkiye’de çalışanların %25’i haftada 50 saatten fazla çalışıyor. Bu oranla OECD ülkeleri arasında ikinci sıradayız. Haftada 50 saatin üzerinde çalışıp hâlâ geçinememek, insanları hem fiziksel hem de ruhsal olarak yıpratıyor. Çok çalışmanın karşılığında artık kimse huzur, gelecek güvencesi ya da mütevazı bir birikim beklemiyor; tek hedef ay sonunu görebilmek.

Bu emeğin karşılığı da son derece sınırlı. 2024 itibarıyla Türkiye’de emeğin milli gelirden aldığı pay %35,8. Avrupa ülkelerinde bu oran %60–70 bandında. Yani Türkiye’de çalışanlar, ürettikleri değerin üçte birinden azını alıyor. Geri kalan payın kimlere gittiği sorusu, rahatsız edici ama açık bir gerçeği işaret ediyor.

Gelirler erirken harcamalar artıyor. Nisan 2025 itibarıyla TÜİK’e göre resmi enflasyon %37,86. Ancak ücretlilerin hissettiği enflasyon %47,76. Bu yaklaşık 10 puanlık fark, mutfakta ciddi bir boşluk yaratıyor. Gıda kalemleri her ay biraz daha sofralardan eksiliyor. Bu tablo geçici değil; kalıcı bir hal almış durumda.

Gençler cephesinde de manzara umut vermiyor. Türkiye’de 15–29 yaş arası her dört gençten biri ne çalışıyor ne de eğitim görüyor. 2025’in ilk çeyreğinde bu “ev genci” sayısı 4 milyon 749 bine ulaşmış durumda. Bu gençler ne işsizlik istatistiklerinde tam olarak yer bulabiliyor ne de eğitim politikalarının odağında. En verimli yıllar, üretmeden ve bekleyerek geçiyor.

Reel sektör de bu sıkışmışlıktan payını alıyor. 2025’in başından itibaren ticari kredi artışı %16,5 olurken, batık kredi oranı %28,5 yükseldi. Şirketler krediye erişmekte zorlanıyor; erişebilenler ise geri ödemede sıkıntı yaşıyor. Özellikle KOBİ’ler için bu tablo hayati riskler barındırıyor.

Bu noktaya bir günde gelinmedi. 2017’den itibaren sorunlar sürekli ertelendi. Varlık barışları, KGF destekleri, yeniden yapılandırmalar, swaplar, pandemi gerekçeleri, negatif reel faizle kredi genişlemesi… Her geçici çözüm, bir sonraki sorunu daha da büyüttü. Sonunda karşımıza sert ve inatçı bir enflasyon çıktı.

2023 Mayıs’ında yapılan tahminlere göre, 2025 Mayıs’ında enflasyonun %17,74 olması bekleniyordu. Bugün bu oranın neredeyse üç katındayız. Bu durum, sadece ekonomi yönetiminin değil, öngörü mekanizmalarının da ciddi bir zafiyet yaşadığını gösteriyor.

Tablo karamsar görünüyor, evet. Ancak karamsarlık çözüm değil. Bu ülke geçmişte de zor dönemlerden geçti. Krizler yaşandı, bedeller ödendi ama bir şekilde ayağa kalkıldı. Bugün de hâlâ güçlü bir beşeri sermaye, üretim kabiliyeti ve genç nüfus potansiyeli var.

Doğru teşhis, kararlı adımlar ve sabırla bu sorunlar aşılabilir. Kolay değil, zaman alır; ama mümkündür. Şapkayı önümüze koyup tabloya dürüstçe baktığımızda acı gerçeklerle yüzleşiyoruz. Yine de bu ülkenin daha önce başardığını, yeniden başarabileceğini unutmamak gerekiyor.

Makalenin tamamı için:
Tam Metni Görüntüle