Savaş, Çin Ekonomisi ve TCMB Kararı

Son bir haftadır devam eden savaşın küresel dengeler açısından en kritik ama en az konuşulan etkilerinden biri Çin ekonomisi üzerinde yaratabileceği baskı. Rusya–Ukrayna Savaşı’yla birlikte perde arkasında süren ABD–Çin rekabeti, Çin–Tayvan gerilimi ve Tarife Savaşları derken, İran–İsrail Savaşı bu karmaşık denkleme yeni ve çok daha riskli bir boyut eklemiş durumda.

Çin ekonomisinin bu savaşlardan neden doğrudan etkilendiğini anlamak için enerji bağımlılığına bakmak yeterli. Çin, 2024 yılında günlük ortalama 11,3 milyon varil petrol ithal etti. Üretim ve ihracat odaklı ekonomik yapısı bu enerji akışına mutlak biçimde bağlı. Bu ithalatın yıllık faturası yaklaşık 310 milyar dolar. Petrolün önemli bir kısmı Suudi Arabistan, Irak ve İran’dan geliyor.

Resmi verilere göre İran, 2023 yılında Çin’e 41 milyon varil petrol sattı; bu da toplam ithalatın yaklaşık %3,7’sine karşılık geliyor. Ancak İran’a uygulanan yaptırımlar nedeniyle petrolün önemli bir kısmının Singapur, Malezya ve Umman gibi ülkeler üzerinden Çin’e ulaştığı biliniyor. Bu nedenle İran’ın Çin’e sağladığı petrolün gerçek payının %7–8 seviyelerine ulaştığı tahmin ediliyor. Üstelik İran, yaptırımlar nedeniyle petrolünü ciddi iskontolarla satıyor. Bu durum, enerji maliyetlerini düşürmek zorunda olan Çin için önemli bir avantaj sağlıyor.

Bu tabloya Hürmüz Boğazı ve Malakka Boğazı eklendiğinde riskin boyutu daha net ortaya çıkıyor. ABD, uzun süredir Çin’in enerji ve ticaret açısından dünyaya açılan ana kapısı olan Malakka Boğazı’nı müttefikleriyle birlikte askeri ve siyasi baskı altında tutuyor. Çin ise bu baskıyı kırmak ve ticaret yollarını güvence altına almak amacıyla Kuşak ve Yol Projesi’ni hayata geçirdi. Şimdiye kadar bu projeye 400 milyar dolardan fazla kaynak aktarıldı. Ancak proje henüz istenen etkinliğe ulaşabilmiş değil ve Çin ekonomisi zaten ciddi bir yavaşlama dönemine girmiş durumda.

Şimdi bu kırılgan tabloya bir de Hürmüz Boğazı’nın kapanma ihtimali eklenmiş bulunuyor. Dünya petrol ve LNG ticaretinin ana vanası konumundaki bu boğazdan günde yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve petrol ürünü geçiyor. Bu miktar küresel tüketimin yaklaşık beşte birine denk geliyor. Boğazın kapanması halinde petrol fiyatlarının hızla 100 doların üzerine çıkması ihtimali oldukça güçlü.

Bu durum yalnızca Çin’i değil, tüm Asya’yı sarsacak bir enerji şoku anlamına geliyor. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore; Hürmüz’den çıkan ham petrol ve kondensatın %69’unu, LNG’nin ise %83’ünü satın alıyor. Böyle bir senaryoda Asya genelinde rafineri kapanmaları, elektrik kesintileri ve ithal enflasyon riski hızla yükselecektir. Batı dünyası da bu şoktan kaçamayacak; kısa vadede avantaj rezerv zengini ABD’ye geçse bile, küresel büyüme ve enflasyon üzerindeki olumsuz etkiler kaçınılmaz olacaktır.

Bu küresel belirsizlik ortamında Türkiye açısından kritik bir diğer başlık ise TCMB’nin faiz kararı. Petrol fiyatlarındaki belirgin gerileme sayesinde Mayıs ayı itibarıyla enflasyon beklentileri görece iyileşmeye başlamıştı. Ancak savaşın patlak vermesiyle petrol fiyatları kısa sürede yaklaşık 10 dolar yükseldi. Enerji ithalatına bu denli bağımlı bir ekonomi için bu gelişme, enflasyon cephesinde ciddi bir risk oluşturuyor.

Son günlerde TCMB’nin haftalık repo mekanizmasını yeniden devreye alarak fiili faiz oranını %49 seviyelerinden %46 civarına çekmesi, piyasaya önemli bir sinyal verdi. Buna rağmen mevcut küresel riskler ve enerji fiyatlarındaki oynaklık dikkate alındığında, faizlerin sabit tutulması daha olası görünüyor. Sanayi kesiminden gelen yoğun indirim taleplerine rağmen, bu şartlar altında güçlü bir faiz indirimi ihtimali zayıf.

Beklenti, TCMB’nin bu toplantıyı pas geçmesi yönünde. Ancak 100 baz puanlık sınırlı bir indirim de tamamen sürpriz sayılmaz. Daha agresif adımlar ise hem enflasyon görünümü hem de kur istikrarı açısından ciddi riskler barındırıyor.

Makalenin tamamı için:
Tam Metni Görüntüle